Anne olunca anladığımız sadece anneliğin ne olduğu değil, kendimizin kim olduğudur aslında. Boşluklarımız, hayallerimiz, korkularımız ve kaygılarımız da bebeğimizin kundağıyla birlikte kucağımıza verilir.

Hikâyemiz, “Bir bebeğiniz olacak!” müjdesiyle başlar. Bir canlının içimizde varoluş serüvenine çıktığını kabullenmek, ruhumuzda birbirine zıt duyguları yeşertir. Sevinçle kaygıyı, coşkuyla korkuyu metcezir gibi yaşarız adeta. “Yaşasın anne oluyorum!” heyecanı ve “Acaba nasıl bir anne olacağım, bebeğime iyi bakabilecek miyim?” kaygıları aynı anda yan yana gelir. Doğum anında, sancıların da yardımıyla, hayatımızdaki en büyük sevincin ve sanatın zahmetsiz olmayacağını anlarız.

Bebeğimizi kucağımıza aldığımız andan itibaren değişiriz. Sanki beynimizin loplarından ve kalbimizin odacıklarından bir kısmını süresiz olarak bebeğimize tahsis ederiz. Hiç deneyimlemediğimiz bir aşk başlar evladımızla aramızda. Bebekken bizi öyle hayran hayran izler ki çocuğumuz, arada “Bana mı bakıyor, yoksa başka birine mi?” diye düşünmeden edemeyiz. O büyüdükçe, her yaptığımız onun gözünde olağanüstüdür ve bunu sıkça şaşkınlıkla ifade eder. Artık çocuğumuzun bir numaralı kahramanıyızdır.

Bakalım Ne Çizecek?

Elimizde boya paleti, önümüzde bir tuval, kafamızda canlandırdığımız ideal çocuğu çizmeye koyuluruz. Her ne kadar onu model alsak da aslında hayalimizi çizeriz. Bu sebeple resmimiz, gerçekteki kişiyle aynı olamaz. Çünkü çocuk, zamanla kendini, yapabildiklerini ve isteklerini fark etmeye başlar. Hayır demeler, itirazlar ve geri bildirimler gelir arkasından. Kahraman anne, artık kusurları fark edilen ve hatta hiç çekinmeden eleştirilen bir konuma yerleşir. Bazı anneler memnun olur bundan; çocuğuna karakter kazandırdığı ve kendisi olmasına izin verdiği için sevinir. Diğerleri ise bu duruma içerler; hayalleri ve planları gerçekleşmediği için kendilerini başarısız hissederler. Bazıları kendini suçlar: “Resimden daha iyi anlasaydım, böyle bir sonuç ortaya çıkmazdı.” der. Azınlık bir kesim de “Elimden gelenin en iyisini yaptım.” diyerek takdir eder kendini.

Yalnız Değilsin

Çocuğunu doğuran, sahip çıkan, büyüten, severken sayan, hiçbir koşulda yalnız bırakmayan ve hayat yolculuğunda ona eşlik eden her anne biriciktir. Doğumla hem ayrıldığımız hem de kavuştuğumuz yavrumuzu büyütürken kendimizi de büyütürüz. Eksik kalan yanlarımızı tamamlama, unuttuklarımızı hatırlama vakti başlar.

İşte bu yüzden, bu sefer bir farklılık yaparak anneliğe daha derinlerden bakalım istedik. Annelik algımızı nerede oluşturduğumuzu, sonrasında nasıl şekillendirdiğimizi, evladımıza eşlik ederken gerçek motivasyonumuzun ne olduğunu sorgulamaya çalıştık. Düştüğümüz handikapların sebeplerini bulmak ve en önemlisi, bu yolda yalnız olmadığımızı gösterip çocuklarımızla kurduğumuz ilişkiye, bir kez de alışılmışın dışına çıkarak bakabilmeyi denedik. Ve size, “Lütfen unutma değerli anne, seni duyan, gören ve anlayan birileri var!” demek istedik.

Nerede Başladı Bu Hikâye?

Kadının anne olmaya giden süreci, bebeğinden çok önce, çocuklukta oynadığı evcilik oyunlarıyla ve küçük kardeş ya da kuzenlere göz kulak olmakla başlar. Bu provayı da annesini modelleyerek yapar. Ya annesi gibi olmak ister ya da onun geçtiği dikenli yollardan geçmemeye adar ömrünü. Sonra etrafındaki kadınlara, okuduğu haberlere, kitap ve film kahramanlarına ilişir gözü. Evlenir, eşine de annelik yapmaya başlar tıpkı evcilik oyunlarındaki gibi. Bir yetişkin olduğunu unutup besler onu. Uyudu mu, üşüdü mü, yorgun mu diye düşünmeye başlar. Erkekler de annelerinden gördükleri bu ilginin eşleri tarafından da devam ettirilmesine çok mutlu olurlar. Hele bu ilgiyi çocukluklarında görememişlerse, keyiflerine diyecek yoktur. Zaten “düşünülmeyi”, “sevilme” olarak nitelendiren beylerin, eş adaylarından talepleri de kendilerine bakmalarıdır.

Evi çekip çevrilen, kendisi işteyken gözü arkada kalmayan erkekler, çocukları olduğunda ise kendilerini ikinci plana atılmış gibi hisseder. Baba olmanın sevinci durulunca, kendilerine gösterilen ilgi ve sevginin azaldığını fark edip, eşlerine “Ama beni unuttun…” diye serzenişte bulunurlar. Bazı durumlarda, psikoloji literatürüne girecek baba kıskançlıkları ile karşılaşırız.

Anne olan kadın ise eşini artık erişkin bir beyefendi ve ebeveynlik ortağı olarak görmek ister. Bebeğine eşlik edecek bir çocuk değil, sorumluluklarını paylaşan bir eş arar. Ne var ki, dışarıda “dünyayı yöneten” ama evdeki manevi sorumluluklar söz konusu olduğunda “çocuk kalmayı” tercih eden beyefendi, kendi istek ve iradesiyle babalık makamını değil, anne asistanlığını seçer. “Ben anlamam, yapamam, elimden gelmez, sen daha iyi bilirsin…” gibi cümlelerle sorumluluktan kaçarken aslında kazançlı çıktığını sanır. Oysa farkında bile olmadan evdeki babalık ve erkeklik gücünü zayıflatır. Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi, evde de güç ve otorite, sorumlulukla doğru orantılıdır.

Çocuktan Sorumlu Devlet Bakanı

Elbette kadın ve erkeğin fıtraten yatkın olduğu konular birbirinden farklıdır. Ancak ebeveynlik, her iki tarafın da ortak kabiliyeti ve sorumluluğudur. Nitekim Yaradan, çocuğun dünyaya gelişini bile anne ve babanın güçlerini birleştirmesine bağlamıştır.

Gel gör ki, eşi tarafından adeta altın tepside sunulan çocuğun psikolojisi, eğitimi, terbiyesi ve maneviyatı gibi konuların bakanı ilan edilen anne, bu koltuğu kimseyle paylaşmaya pek niyetli değildir. Hatta çocukları büyüse de, kendini “en değerli” ve toplum tarafından “en çok takdir edilen” makamda, yani annelik koltuğunda görmeye devam eder ve buradan kolay kolay kalkmak istemez. Öyle ki kayınvalide olduğunda, annesi olmadığı gelini ya da damadı üzerinde de aynı otoriteyi sürdürme arzusuna kapılabilir.Hiç de gerçekçi olmayan bu arzusuna ulaşamayınca da kaçınılmaz olarak sorunlu ilişkiler ortaya çıkar. Dahası, onu o makama taşıyan evlatlarını ve dolayısıyla annelik statüsünü kaybetme korkusu baş göstermeye başlar.Psikolog Doğan Cüceloğlu’na göre, kadın toplumda, iş hayatında, hatta aile içinde yalnızca kadınlığı ve dişiliğiyle var olmasının engellenmesi nedeniyle, gözde olabileceği tek sıfat olarak anneliğe odaklanıyor ve enerjisinin büyük bir kısmını bu alana yönlendiriyor.

Bu durumu başta eşi olmak üzere, evlatları da desteklediğinde, anneliği kendi kimlik inşasına bir tuğla yapmak yerine, varlığını anneliğe adayan bir kadın nesli ortaya çıkıyor. Cüceloğlu’na göre bir ailede sosyal rollere dayalı bir ilişki baskınsa, yani salt kadın ya da erkek olarak var olma zemini yoksa, o ailenin gerçek anlamda mutluluğu yakalayabilmesi zorlaşıyor. Çünkü bu türlü ailelerde eşler, yalnızca özel hayatlarında birbirlerini kadın ve erkek olarak görürken, sorumluluklar söz konusu olduğunda anne ve çocuk ilişkisine bürünerek bir yanılsama içine giriyor.

Annelik Sarmalı

Öncelikle kadın ve erkek olarak bir ilişki inşa edilmeli, ardından karı kocalık ve anne babalık rolleri devreye girmeli. Dr. Gülcan Özer’e göre eğer anne kadın, kadına; müdahaleyi sevilmek zanneden erkek çocuğu da erkeğe dönüşmezse, evliliklerde sıkıntı çok olur. Aksi takdirde, kadın, herkese annelik yapmaya çalışırken aşırı yorulur ve sorumluluklarıyla doğru orantılı olarak beklentilerini artırır. Bu beklentiler karşılanmadığında, “saçını süpürge ettiği” hâlde yaptığı işlerin görülmediğini düşünür, etrafındakileri nankörlükle suçlar ve kendini anlaşılmamış hisseder.

Ardından hayal kırıklığı ve değersizlik duygusu ortaya çıkar. Yaşadıklarına öfke duyar ve kendisini anlamayanları suçlar. Bu öfkeyi bazen orantısız bir şekilde dışa vurur, bazen de içine atar. Her iki durumda da hem kendisi zarar görür hem de başkalarına zarar verir. Sonuç olarak, eşi tarafından yalnızca “çocuklarının annesi” olarak görülmeye başlanır ve bir kadın olarak beğenilmediğini hisseder. Bu durum, bir kadın için yetersizlik ve değersizlik duygularının kapısını aralar.

Kadın Sadece Anne Olursa Ne Olur?

“O zaman sadece çocuklarıma annelik yapayım.” diyerek, maddi destek dışında çocuklarının her şeyinden sorumlu devlet bakanı olduğunu düşünen dişi kuş, erkeği yaptığı yuvadan dışlamak ister. Ancak Psikolog Tülay Kök’e göre karşımızdaki kişinin sorumsuz ya da az sorumlu olmasında bizim de payımız var. Çünkü işlerin istediğimiz gibi olmasının bedeli, her şeyi kendimizin yapmasıdır. Eğer her şeyi düşünmekten yorulduysak, güvenmeyi, bırakmayı ve evdekiler bize göre hatalı işler yapıyorlarsa buna katlanmayı öğrenmemiz gerekir. Zira büyük güç, büyük sorumluluk getirir. “Sorumluluğu kocam alsın ama işleri benim istediğim şekilde yapsın dediğimizde, imkânsızı istemiş oluruz.” diyen Kök, karşımızdakine fırsat vermezsek ve o da bu fırsatı isteyip değerlendirmezse, “Her şeyi ben yapıyorum, erkeğe ne gerek var?” diye düşünerek mutsuz olduğumuzu düşünüyor. Hatta ona göre bu duruma tahammül edemediğimiz için ilişkimize son vermek bile isteyebiliriz.

Eril ve Dişil Denge

Sorumluluklardan kastımız, yalnızca ev işlerinin paylaşılması değil elbette. Asıl mesele, anne ve babanın eşit bir biçimde çocuklardan sorumlu devlet bakanları gibi hissedebilmesi. Aksi takdirde, bir süre sonra kadın dişil, erkekse eril özelliklerini kaybetmeye başlıyor. Eril ve dişil olmak, sıklıkla karıştırılsa da, erkek ve kadın olmakla aynı şey değil. Bu kavramlar, tıpkı Arapçadaki müzekker (erkek) ve müennes (dişi) kavramlarını belirleyen özelliklere benziyor. Bu mantıkta, bir insanın şefkat duygusu, manevi feyizleri dişillik özellikleriyken; idarecilik, liderlik gibi vasıfları ise erillikle açıklanır. Her insanda eril ve dişil özellikler bulunur, fakat taşıdığı cinsiyete göre bir tarafı daha baskın olur. Yine de, bu iki özellik arasındaki denge sağlandığında daha sağlıklı bir durum ortaya çıkar. Genellikle erillik ve dişillik kavramları, kadının dominant olması veya erkeğin kılıbıklaşması şeklinde algılansa da aslında mesele, karakterde ortaya çıkar.

Psikiyatr Gülcan Özer, “Memleketim kadınını sakatlar, cinsiyetiyle sınar ve günün sonunda cinsiyetsizleştirir.” diyor bu noktada. Özer’e göre kadın kendini gerçekleştiremedikçe öfkesi artıyor. Kadın İsviçre çakısı gibi her yere yetişmek için “her şeyden biraz” olmaya başladığında, hiçbir şeyde tam anlamıyla huzur bulamıyor. Bu yetersizlik duygusu, annelikte zirveye ulaşıyor. Kadın sahip olduğu eğitim, kabiliyet ve birikimle toplumun ona verdiği “Sen yaparsın!” gazını yakıt yaparak, ralli arabası gibi hareket etmeye başlıyor anne olduğunda. Ancak Psikolog Tülay Kök’ün deyimiyle sahip olduğu şeyler onu sadece güçlü gösteriyor; güçlü yapmaya yetmiyor. Çünkü gerçek anlamdaki dişilik gücü sahip olduklarımızla azalan ya da sahip olamadıklarımızla çoğalan bir güç değil!

Kahraman Anne İş Başında

Kendini süper kahraman gibi hisseden veya çevresi tarafından böyle görülüp sürekli taleplerle karşılaşan anne, bir süre sonra kendisini suyun akışına bırakır ve kendinden vazgeçer. Tüm hayatını başkaları için yaşamaya başlar. Hayattaki diğer bütün sıfatlarını, hatta bazen kulluğu da dahil olmak üzere, anneliğinin gerisinde bırakır.

Alternatif olarak, sudan çıkar; kendisini, suyu ve içinde bulunduğu durumu fark eder. İradesini kullanarak ve kendisiyle yüzleşme cesaretini göstererek, suyu arındırır, gerekirse hızını dengelemek için barajlar kurar ve yeniden içine girer. Bu sefer, keyifle annelik serüvenine devam eder.

Ancak daha kötü bir durum da mümkündür: Kulaç atamayacak kadar tükenmiş hissedebilir ve kendisinden tamamen vazgeçer. Tükenmişlik sendromuyla, “Yazıklar olsun verdiğim emeklere!” diyerek ne annelikten zevk alır ne de hayattan.

Annelerin bir kısmı ise suyu bile kontrol etmeye kalkar. Obsesif tavırlar sergileyip anneliğini “yapılması gerekenler listesi” ile özdeşleştirir. Doğan Cüceloğlu’nun ifadesiyle, iyi niyetle de olsa çocuğunun hayatının direksiyonuna oturur, onu babasından bile korur! Hayata kaygıyla yaklaşır, sorumluluklarını ihmal etmekten ve hem kendinin hem de çocuğunun hata yapmasından korktuğu için, farkında olmadan kontrolcülüğüyle çocuğunun ruhunu zehirler.

Senle Bitsin Bu Döngü

Peki ne oluyor da annelikte gerçeklik algımızı az da olsa yitiriyoruz? Cevap, Dr. Gülcan Özer’den geliyor: “Gerçekle en zayıf ilişki, annelikte kurulur. İnsanın o kendisinde görmeye utandığı, ehlileştirmeye ömür adadığı ne varsa çıkar. Adaletli olmak, tevazu göstermek, dünyayı olduğu gibi anlamak rafa kalkar ve aidiyet, sisteme hâkim olur… Anne olmak, daima orta karar bir şuursuzluk ve en şahane çocuk fantezisi barındırır. Kim olursak olalım, okuryazar, entelektüel, okumaz yazmaz, neşeli, sıkıcı… Anne olmak, kadınları bir potada eritir.”

Annelikle birlikte gelen bu “orta karar şuursuzluk” hâli, hem kendimizi hem de çocuklarımızı gerçek dışı bir aynada görmemize neden olur. Bu süreçte, kimimiz var olan gerçek gücünü ve yeteneklerini fark etmeden, “Ben bu işi beceremiyorum!” diyerek hayıflanır; kimimiz ise halterci gibi kariyerini, çocuklarını ve diğer bütün rollerini aynı anda başarıyla taşımaya çalışır. İşin evlatlara bakan yanındaysa, kimimiz çocuklarını olduklarından çok farklı görüp idealize ederken, kimimiz de kendi özgüvensizliklerimizi farkında olmadan onlara yansıtırız. Bu bağlamda Dr. Gabor Mate, bir çocuğa verilebilecek en büyük hediyenin, ebeveynin kendi travmalarını çözmesi olduğunu düşünüyor: “Sana olmaması gerekenler olmuş ya da olması gerekenler olmamış… Eğer sen ebeveynlerinin farkında olarak ya da olmayarak sana verdiği zarardan daha azını evlatlarına verirsen, başarmışsın demektir.”

Kusursuz Anneler Kulübü

İşte bu, daha az zarar verme arayışı, hiç hata yapma lüksünün olmadığı bir mükemmeliyetçiliğe dönüşürse, anneliğimizde suçlama ve suçlanma döngüsüne yol açıyor. Ya kimseye ihtiyaç duymadan evladımızın her hatasını kendi hatamız gibi kabul ediyor ve kendimize yükleniyoruz, ya da çocuktan sorumlu devlet bakanı olarak, başta eşimiz olmak üzere herkes parmakla işaret edip “Yazık, yetiştirememiş!” diyerek bizi suçluyor.

Mate’e göre, bu suçluluk duygusunun temelinde toplumun kadınları, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koymaya ve onlardan sorumlu hissetmeye itmesi yatıyor. Üstelik, bunu yaparken kadınlardan öfkesini bastırmaları ve nazik olmaları da bekleniyor. İşte bu yüzden otoimmün hastalıklar, özellikle kadınların kapısını sıkça çalıyor.

Biz Anneler Ne Yapacağız?

Öncelikle, “Her hâlükârda şahane anneleriz, sadece biraz kalite kontrole ihtiyacımız var.” diyerek morallerimizi yükselteceğiz. Ardından derin bir nefes alıp, kendimize ve anneliğimize dışarıdan bakmayı deneyeceğiz. Evladımızın ayakkabılarını giyip, onun gözünden anneliğimizi görmeye çalışacağız. Kafamızdaki ideal çocukla, evladımızın uyuşup uyuşmadığının farkına varacağız. Onu bizim istediğimiz en iyi şekle sokmak yerine, ondaki malzemelerle nasıl iyi bir çocuk yetiştirebileceğimize odaklanacağız. Onunla yaşadığımız çatışmaları, zorlandığımız noktaları nimet bilip, iç dünyamızda neleri harekete geçirdiğini keşfedeceğiz. Kendi yüklerimizi, tüm bu farkındalıklar vesilesiyle ona taşıtmaktan vazgeçeceğiz. Bu dünyaya, anneliği öğrenmiş bir şekilde gelmediğimizin idrakine vararak, yavrumuzla birlikte anneliğimizi de büyüteceğiz.Buradaki büyümenin, her şeyi kapsayacak kadar devleşmek olmadığını anlayacak ve kapasitemizin farkında olarak hareket edeceğiz. Her şey olalım derken, hepten kendimizi kaybetmeyeceğiz. Biraz yavaşlamayı, bazı şeyleri bırakabilmeyi öğrenip eşlerimize alan açacağız. Babalık müfettişi değil, anne olacağız. Eşlerimiz istese dahi onları çocuk yerine koymaktan vazgeçeceğiz. Kontrolü bırakamıyorsak, işler planladığımız gibi gitmeyince çıldırıyorsak ya da tam tersi, bunlar gündemimizde bile yoksa, bunun sebeplerini arayacağız. Gerekirse destek alacağız. Vakit israfı olan kuru şikâyeti bırakıp, daha kaliteli annelik için vakit kaybetmeden adım atacağız. Elbette bu süreç kolay olmayacak; bu yüzden kendimize karşı şefkatli olacağız.

Peki Babalar?

Babalar da “şahane babalar” olmanın hakkını vererek “muhteşem babalara” dönüşecekler. Eşlerini, çocuklardan sorumlu yegâne varlık gibi görmekten vazgeçip, makamlarının hakkını verecekler. Çocuklarını, annelerinin ikazıyla yatırdıkları her gece, hâlâ asistan anne olduklarını fark edecekler. Evi geçindirmenin sadece maddiyatı değil, maneviyatı da kapsadığının bilincine varacaklar. Aile içi hak ihlallerine mani olup, kızlarının anneleri gibi olmak istemelerine zemin hazırlayacaklar. Eşleri onlara alan açıp pas verdiğinde, takım adına gol atmayı bilecekler. Kendi babalarının beğenmedikleri özelliklerini kopyalamak yerine, onlardan devraldıkları miras konusunda seçici olup yeni bir model geliştirecekler. Babalığı daha iyi öğrenmek için kitaplar okuyacak, seminerlere katılacak ve eğitimler alacaklar. Bütün bunları yaparken attıkları her adımı takdir ederek yollarına devam edecekler.

İşte o zaman, “Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileri, yardımcılarıdır. Onlar iyilikleri teşvik edip kötülükleri menederler.” (Tevbe suresi, 9/71) ayetinin anlamı daha derinden hissedilecek. Çünkü mağdur olmayan ve mağdur etmeyen eşler, birbirlerini daha güçlü kılacak, çocuklarına daha sağlam bir temel sunacak ve en önemlisi, şahane anneler ve babalar olacaklar.

Nouman Ali Khan:

“Annelik ve ana rahmi, bizzat Kur’an’ın bildirmesiyle, kutsaldır. Bu yüzden “anne” kelimesi herhangi bir zamanda çirkin bir şekilde, birine küfretmek veya onu aşağılamak için kullanıldığında, o kişi sadece muhatabına karşı suç işlemiş olmaz! Asıl Allah’a karşı bir suç işlemiş olur. O zaman nasıl oluyor da hemen hemen her dilde en çok kötüye kullanılan kelimelerden biri “anne” kelimesi oluyor? Oysa kültürler ve inançlar oldukça farklı. Çünkü şeytan, aynı şeytan ve Allah’ın ana rahmini kutsal kıldığını biliyor. Bu yüzden insanın Rabb’inden uzaklaşmasını istiyor ve ona aynı şeyi yaptırıyor. Zira annenin rahmine saygı duymayan birinin Allah’a da saygısı yoktur.”

Kur’an-ı Kerim Ne Diyor?

Zıhâr; kocanın, karısını annesine ya da dinen nikâh düşmeyecek yakınlarına benzetmesi anlamında bir fıkıh terimidir. Kelime, bu anlamda Kur’an’da üç yerde geçmektedir. İslam öncesi dönemde, Araplar arasında bir boşanma şekli olarak bilinen bu uygulama genelde “Sen bana annemin sırtı (zahrı) gibisin.” cümlesiyle yapıldığından zıhâr adını almıştır. Bu çirkin âdet, Kur’an’da “Sizden kadınlara zıhar edenler, bilmelidirler ki o kadınlar, onların anaları değillerdir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar, çirkin ve yalan olan bir söz söylüyorlar. Bununla beraber Allah, affedicidir bağışlayıcıdır.” ayetiyle geçersiz kılınmıştır. (Mücadele suresi, 58/2)

What Do We Understand When We Become a Mother?

When we become a mother, what we come to understand is not just the meaning of motherhood, but who we truly are. Our voids, dreams, fears, and anxieties are placed in our arms along with our baby’s swaddling.

Our story begins with the announcement, “You’re going to have a baby!”

Accepting that a living being embarks on an existential journey inside us nurtures contradictory emotions in our soul. We live joy and anxiety, excitement and fear side by side, as if in a delicate balance. The delight of “Hooray, I’m becoming a mother!” and the worry of “How will I be as a mother? Will I take care of my baby well enough?” arrive simultaneously. At the moment of birth, aided by labor pains, we realize that life’s greatest joy and greatest art are not without toil.

From the instant we cradle our baby, we change. It’s as if we dedicate a portion of our brain lobes and chambers of our heart to them indefinitely. A love we never experienced begins between us and our child. When our baby is an infant, they gaze at us in wonder, so much so that we can’t help but wonder: “Are they looking at me or at someone else?” As they grow, every little thing we do is extraordinary in their eyes—and they often express it in surprise. We become their number one hero.

Let’s See What They Will Draw

We hold a palette of paints in our hands, a canvas in front of us, and we set out to paint our ideal child. Although we use them as our model, really we paint our dream. That is why our picture can never truly match the real person. Because in time the child begins to recognize their own abilities and wishes. With “no’s,” objections, and feedback, the heroic mother is relegated to a role in which her flaws are discovered—and even criticized openly. Some mothers are pleased: they rejoice because they believe they have given their child character and allowed them to be themselves. Others feel resentful—believing they have failed because their dreams and plans did not materialize. Some blame themselves: “If I had understood painting better, this outcome would not have arisen.” A minority, though, will affirm: “I did the best I could.”

You Are Not Alone

Every mother who gives birth, nurtures, loves, honors, never abandons her child, and accompanies them on life’s journey is unique. With birth, we both part from and unite with our child, and in raising them we also grow ourselves. It becomes time to complete the parts of ourselves we had left unfinished, and to remember what we had forgotten.

That is precisely why this time we chose to look at motherhood from deeper places. We tried to question where our conception of motherhood originates, how it is later shaped, and what our real motivation is as we accompany our child. We sought to find the reasons behind the traps we fall into, and—most importantly—to show that we do not walk this path alone, so we might view our relationship with our children from a perspective beyond the usual. And we wanted to say to you: “Don’t forget, beloved mother, there are those who hear, see, and understand you!”

Where Did This Story Begin?

A woman’s process toward motherhood starts long before her child—in the childhood games of playing house, watching over a younger sibling or cousin. She rehearses by modeling her own mother: she either wishes to be like her or resolves never to tread the same thorny path she did. Then her attention turns to women around her, media she reads, characters in books and films. She marries and begins to mother her spouse just as in the house‑play games. She forgets she is an adult and tends to him: Does he sleep, is he cold, is he tired? Men, too, love this care deeply—especially those who never experienced it in childhood. Such men often equate “being thought of” with “being loved.”

Men who manage the home’s operations and yet are worried when they are away at work may, when children come, feel like they are pushed into second place. Once the joy of fatherhood fades, they realize the affection and attention they used to receive has declined, and they may reproach their spouse: “You forgot me…” On occasion, we even witness paternal jealousy that could enter psychological literature. The woman who becomes a mother now wants to see her husband not as a child she must care for, but as an adult partner who shares responsibilities. But the “gentleman” who rules the world outside yet opts to remain childish when moral responsibilities come home chooses the role of assistant to the mother instead of fatherhood. Using phrases like “I don’t understand, I can’t, it’s hard for me, you know better…” he avoids responsibility, believing he benefits in doing so. But unconsciously, he weakens the paternal and masculine authority at home. As in every domain of life, power and authority are proportional to responsibility.

Minister of the Child’s Affairs

Certainly men and women are naturally more inclined toward different domains. But parenting is a shared capacity and responsibility. Indeed, the Creator ties even a child’s coming into the world to the union of mother and father’s strengths.

Yet in practice, the child becomes the ministry of the mother—she is the minister in charge of their psychology, education, upbringing, and spirituality. She often has little intention of sharing this seat. Even when children grow older, she continues to see herself as the most valuable and socially praised office: the role of motherhood. She resists leaving it. So much that when she becomes a mother-in-law, she may wish to extend the same authority over her daughter-in-law or son-in-law she once held over her children. When she cannot realize this unrealistic ambition, conflict and problematic relationships necessarily emerge. Worse still, fear begins to appear: fear of losing her children or her status as a mother. According to psychologist Doğan Cüceloğlu, women focus their energy on motherhood because in society, work, even in the family, only their femininity is restricted—they are denied the space to simply “be a woman,” so the only role they can reliably occupy and be appreciated for is motherhood.

If a family is governed by roles based on social labels—if “woman” and “man” are the only grounds of identity—then the real happiness of that family becomes difficult to achieve. In such families, spouses see each other only as man or woman in their private lives—but when responsibilities come, they slip into parent‑child dynamics rather than spousal ones.

The Motherhood Spiral

First, a relationship as woman and man must be built; then marriage; then the roles of parenthood follow. According to Dr. Gülcan Özer, if a mother remains a “woman” and does not suppress intervention, and the boy who mistakes such intervention as “being loved” does not become more masculine, then there will be a lot of trouble in the marriage. Otherwise, the woman ends up trying to mother everyone and becomes overwhelmed; as her responsibilities increase, so do her expectations. When those expectations are unmet, she feels unseen despite all she does, accuses others of ingratitude, and feels misunderstood. Then frustration and a sense of unworthiness emerge. She may feel anger toward those who do not understand her and blame them. Whether she externalizes it or keeps it within, both harm herself and others. Gradually, her spouse may come to see her only as “the children’s mother,” and she may feel she is not seen as a woman. This opens the door to feelings of inadequacy and worthlessness.

What Happens If a Woman Is Only a Mother?

If she decides, “Then I’ll just mother my children,” she may imagine herself as a minister responsible for everything in their life, excluding financial support. But psychologist Tülay Kök argues that we also share the blame if our partner behaves irresponsibly. Because expecting everything to go our way comes with the cost of doing it all ourselves. If we are tired of holding everything, we must learn to trust, to let go, and to endure when things are done differently or imperfectly. For she who demands, “Let my husband take responsibility—but do things the way I would do them”—is asking the impossible. Kök says: if we don’t give him the chance and he doesn’t ask for it, we grow increasingly resentful and may even consider ending the relationship.

Masculine and Feminine Balance

By responsibility we don’t only mean household chores. The real issue is whether mother and father can feel like co‑ministers responsible for their children with equality. Otherwise, in time, the woman loses her feminine qualities and the man his masculine ones. Masculine and feminine are often confused with being male or female, but they are not the same. These traits are akin to grammatical gender in Arabic: qualities of compassion, nurturing, spiritual nourishment are feminine (feminine traits), while leadership and decision-making are masculine. Everyone has both qualities, but one side is more dominant depending on their gender. When balance between the two is achieved, a healthier state results. Although masculine/feminine concepts are sometimes perceived as dominance or weakness, really they appear in character. Psychiatrist Gülcan Özer says, “My homeland cripples women, binds their gender, and ends by making them genderless.” She says when a woman cannot self‑actualize, her anger increases. When the woman becomes a Swiss Army knife—trying to be everything in all places—she finds no full peace in anything. This sense of inadequacy peaks in motherhood. The woman’s education, talents, and amassed energy may make her seem strong, but according to psychologist Tülay Kök, these things don’t truly make her powerful. True femininity is not a power that increases with possessions or decreases with lack!

Superhero Mother on Duty

An overwhelmed mother who sees herself (or who is perceived by others) as a superhero will eventually surrender to the current and abandon herself. She begins to live her whole life for others. She may shelve all her other identities—even her spiritual personhood—behind motherhood.

Alternatively, she may pull herself out of the current, become aware of the water and her condition, use her will to cleanse the water, build dams to regulate its pace, and reenter with new balance—continuing her motherhood journey with joy.

Yet a worse scenario may arise: she may feel so depleted she abandons herself altogether. In burnout syndrome she says, “What a waste of the effort I’ve given!” — finding no joy in motherhood or in life.

Some mothers may attempt to control everything. Their motherhood becomes identical to a to‑do list. As Cüceloğlu puts it, with good intention they take the steering wheel of their child’s life, even seeking to shield them from their father! They approach life with anxiety, trying so hard not to neglect responsibilities that they unwittingly poison their child’s spirit through control.

Let This Cycle End With You

So why do we sometimes lose touch with reality in motherhood? Dr. Gülcan Özer says, “The weakest relationship people ever form is with reality—and it’s in motherhood. All the things we felt shame seeing in ourselves, all the things we spent lifetimes trying to tame, emerge. Fairness, humility, understanding the world as it is—they get shelved and replaced by belonging. Being a mother always carries middle‑ground oblivion and the grandest child fantasy. Whoever we are—literate, intellectual, illiterate, joyful, dull—motherhood melts women into one mold.”

This “middle‑ground oblivion” that comes with motherhood may cause us to see ourselves and our children in a mirror that’s not quite real. Some believe, “I can’t do this,” without recognizing their real talents; others try to succeed across career, children, and every role as though lifting weights. In dealing with children, some idealize them, others project their own insecurities onto them. In that regard, Dr. Gabor Maté says that the greatest gift we can give a child is the parent’s own healing:

“What should not have happened did happen, or what should have happened didn’t happen… If you give your child less harm than you received from your own parents (consciously or unconsciously), you have succeeded.”

The Imperfect Mothers Club

Thus this quest to do less harm can turn into perfectionism—there is no room for error in motherhood, and cycles of blame and guilt follow. Either we internalize every mistake of our child as our own and punish ourselves, or we become ministers and point fingers at everyone else for “not raising them properly.” Maté argues that the root of this guilt lies in society’s demand that women place others’ needs before their own—and feel responsible for everyone. Meanwhile, they are expected to suppress anger and remain gentle. This is one reason autoimmune diseases so often affect women.

What Will We Mothers Do?

First, let us raise our spirits by saying, “We are wonderful mothers, we just need some quality control.” Next, take a deep breath and try to observe ourselves and our motherhood from outside. Put on our child’s shoes and try to see our mothering through their eyes. Notice whether the child aligns with our ideal—or not. Instead of shaping them into our ideal, focus on how we can raise the child using the raw materials they bring. Regard conflicts and difficulties as opportunities to explore what happens within us. Stop delegating all our burdens to them through awareness. Realize we did not arrive in this world already knowing motherhood—and grow our motherhood alongside our child. Understand that this growth is not about becoming everything at once but about recognizing our capacity and acting accordingly. We will not completely lose ourselves by trying to be everything. We will learn to slow down, to let go of some things, to create space for our spouse. We will give up being an authority over fatherhood. When our spouse has a weak handoff, we won’t treat them like a child. If we cannot relinquish control and we overreact when things don’t go our way—or conversely, if none of this even enters our awareness—we will search for the reasons. If necessary, we will seek support. We will abandon idle complaining and take steps toward more intentional motherhood without delay. And we will be compassionate with ourselves.

What About Fathers?

Fathers, too, should claim their role as “wonderful fathers” and strive to become “magnificent fathers.” They must cease seeing their spouses as the sole person responsible for children, and instead accept their rightful role. Recognize that raising a home is more than providing financially—it includes the spiritual realm as well. Ensure they don’t permit family power abuses, allow their daughters to become like their mothers, and when their spouse yields space to them, be able to score a goal as a team. Instead of copying traits they disliked in their own fathers, choose selectively the legacies they pass on. They can read books, attend seminars, receive education on fatherhood, and be encouraged for every step they take. Then the verse:

“The believing men and believing women are allies of one another; they enjoin good and forbid evil.” (Quran 9:71)

will be felt more deeply. For spouses who are neither victims nor victimizers will strengthen one another, provide a firmer foundation for their children, and above all become wonderful mothers and fathers.

Nouman Ali Khan:

“Motherhood and the womb are sanctified by Allah’s own revelation. So when the word ‘mother’ is used in any time or way to insult or degrade someone, that person is not only offending their target, but also Allah. Then how is it that in nearly every language ‘mother’ is among the most abused words? Yet cultures and beliefs differ greatly. Because Satan is the same Satan and he knows Allah has declared the sanctity of the mother’s womb. So he seeks to push a person away from their Lord—and has them do the very thing: dishonor the womb. For a person who shows no respect to their mother’s womb, how can they truly show respect to Allah?”

What Does the Qur’an Say?

“Ẓihār” is a legal term in Islamic jurisprudence referring to when a husband likens his wife to his mother or other women forbidden in marriage. The term appears in the Qur’an in three places. It denotes this contemptuous expression like, “You are like my mother’s back to me.” The Qur’an invalidates this cruel custom in Surah Muẓālim (58:2):

“Those among you who put away their wives by ẓihār—indeed, they are not (truly) their mothers. Their mothers are none other than those who gave them birth. Such uttered word is of unrighteousness and falsehood… Allah is Pardoning, Forgiving.”